LİYAKAT YOKSA HUZUR DA YOK, HİZMET DE!
Siyaset, akrabalık ve adam kayırma kıskacında kalan kurumlarda bedeli vatandaş ödüyor!

Bir kurum düşünün…
İşler yürümüyor, şikâyetler bitmiyor, personel arasında huzursuzluk yaşanıyor, idareciler sorunları çözmekte yetersiz kalıyor. İş yükü her geçen gün artıyor ama beklenen hizmet bir türlü ortaya çıkmıyor.
Peki, hiç düşündünüz mü? Bütün bunların nedeni yalnızca iş yoğunluğu mu, yoksa asıl sorun yönetim anlayışında mı?
Kamu yönetiminde en önemli ilkelerden biri liyakattir. Yani işi ehline vermek, görev ve sorumlulukları kişinin bilgi, birikim ve yeteneğine göre belirlemek…
Ancak liyakatin geri plana itildiği, siyasi yakınlıkların, akrabalık ilişkilerinin ve kişisel referansların öne çıktığı bir anlayışta sorunların büyümesi kaçınılmazdır.
İşin ehli yerine yakını, başarılı yerine tanıdığı, tecrübeli yerine siyasi desteği olan tercih edilirse bunun adı hizmet yönetimi değil, tartışmalı bir kadrolaşma anlayışıdır.
Elbette her atama tartışması kayırmacılık anlamına gelmez. Her idareci de sorunların tek sorumlusu değildir. Ancak ortada sürekli tekrarlanan aksaklıklar, çözülemeyen şikâyetler ve yürümeyen işler varsa burada ciddi sorular sormak gerekir.
Kim, hangi ölçütlere göre görevlendirildi?
Personelin görev ve sorumlulukları açık mı?
İşini yapmayanla görevini layıkıyla yerine getiren arasında bir fark gözetiliyor mu?
İdareciler sorunları çözebiliyor mu, yoksa sorunların büyümesini uzaktan mı izliyor?
Yoksa bazı kurumlarda görev ve yetkiler kâğıt üzerinde mi kalıyor?
Söz geçirilemeyen personel, etkisiz kalan yönetim!
Bir kurumda idareciyseniz sorumluluk alacaksınız. Göreviniz yalnızca makam odasında oturmak, imza atmak veya toplantılara katılmak değildir. İşlerin zamanında ve doğru yapılmasını sağlamak, personeli koordine etmek, aksaklıkları gidermek ve vatandaşa sunulan hizmetin kalitesini yükseltmek de görevinizin parçasıdır.
Personel üzerinde gerekli koordinasyon sağlanamıyorsa, işlerin takibi yapılamıyorsa ve aynı sorunlar sürekli tekrarlanıyorsa bunun nedenleri araştırılmalıdır.
Çünkü yönetim, yalnızca unvan taşımak değildir. Yönetim; sorumluluk almak, karar vermek, çözüm üretmek ve gerektiğinde hesap verebilmektir.
Makamın ağırlığı koltuktan değil, ortaya konulan hizmetten anlaşılır.
Kurumlar kimsenin arka bahçesi değildir!
Kamu kurumları kişisel ilişkilerin, siyasi hesapların veya yakınlıkların belirleyici olduğu alanlara dönüşmemelidir. Kamu görevi, kişisel ayrıcalık değil, topluma karşı sorumluluktur.
Bir kişinin hangi siyasi görüşe sahip olduğu, kimin akrabası olduğu ya da hangi çevreyle yakınlık kurduğu değil; görevini ne ölçüde yerine getirdiği önem taşımalıdır.
Elbette siyasi görüş sahibi olmak ya da birileriyle akrabalık ilişkisi bulunmak tek başına bir kusur değildir. Asıl mesele, bu ilişkilerin işe alımda, görev dağılımında ve yükselmede liyakat ölçütlerinin önüne geçip geçmediğidir.
İşte tam da bu noktada şeffaflık ve denetim devreye girmelidir.
Görevlendirmeler hangi kriterlere göre yapılıyor? Başarı nasıl ölçülüyor? Hizmette yaşanan aksaklıkların hesabını kim veriyor?
Bu sorulara açık ve somut cevaplar verilmediği sürece tartışmaların sona ermesi de kolay olmayacaktır.
Bedeli neden vatandaş ödüyor?
İşini zamanında yaptıramayan vatandaş, çözülemeyen sorunlarla uğraşan esnaf, hizmet bekleyen mahalle sakini ve görevini hakkıyla yapmasına rağmen artan iş yükünü omuzlayan personel…
Bütün bu kesimler, yönetim anlayışındaki eksikliklerden doğrudan veya dolaylı biçimde etkilenebilir.
Bir yerde işler yürümüyorsa yalnızca çalışanları suçlamak kolaydır. Bir idareciyi sorumlu tutmak da kolaydır. Zor olan, sorunun kaynağını tarafsız biçimde araştırmak ve çözüm üretmektir.
İşte yöneticilik tam da burada başlar.
Kimse kimseden mucize beklemiyor. Beklenen şey; doğru görevlendirme, adil yönetim, etkili denetim ve vatandaşın sorunlarına zamanında çözüm üretilmesidir.
Son söz…
Liyakat bir tercih değil, sağlıklı kamu yönetiminin temel şartlarından biridir.
Siyasi yakınlıklar, akrabalık ilişkileri ve kişisel tercihler görevlerin önüne geçtiğinde kurumların verimliliği tartışma konusu olur. Yetki ve sorumluluklar etkili biçimde kullanılmadığında ise sorunlar büyür, şikâyetler çoğalır.
Kimse kusursuz olmak zorunda değil. Ancak herkes yaptığı işin sorumluluğunu taşımak zorunda.
Unutulmasın: Kamu görevi, birilerine makam sağlamak için değil, millete hizmet etmek için vardır.
Şimdi asıl soruyu sormanın zamanı:
Kurumlarda yaşanan sorunlar gerçekten iş yoğunluğundan mı kaynaklanıyor, yoksa liyakat, yönetim ve denetim konusunda yapılması gerekenler mi ihmal ediliyor?
Bu soruya verilecek cevap, yalnızca kurumların değil, vatandaşın aldığı hizmetin geleceği açısından da önem taşıyor.

